28 Şubat 2026
Basın DuyurusuDuyurular

Biri sözcüklerin iç sesini, diğeri çizginin sessizliğini dinliyor!

Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) ile Kadıköy Belediyesi işbirliğiyle düzenlenen “Yazar Mutfağı” söyleşisi, Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi.

Söyleşinin kolaylaştırıcılığını ve sunumunu TYS Yönetim Kurulu üyesi Gürel Sürücü üstlendi. Etkinliğin bu ayki konukları yazar Ece Özbaş ile yazar ve ressam Atilla Ağırbaş oldu.

Sürücü, açılış konuşmasında söyleşinin çerçevesini şu sözlerle çizdi:
“Bugün Yazar Mutfağı, kelimenin çizgiyle; çizginin hikâyeyle buluştuğu bir eşikte duruyor. Yazının hafızadan, mekândan ve yaradan beslendiği bu masada; bir yanda kelimelerle evrenler kuran Ece Özbaş, diğer yanda çizgi, renk ve anlatıyla düşüncesini çoğaltan Atilla Ağırbaş var. Biri sözcüklerin iç sesini, diğeri çizginin sessizliğini dinliyor; ama ikisi de aynı sorunun etrafında dolaşıyor: Anlatmak, insanın kendisiyle kurduğu en sahici ilişki midir? Bugün bu mutfakta, yazının ve görmenin ortak belleğini birlikte yoklayacağız.”

Yaklaşık bir saat süren söyleşide, yazarların yaşamları, yazma serüvenleri ve eserleri Gürel Sürücü’nün yönelttiği sorular eşliğinde ele alındı.

Atilla Ağırbaş’ın “Denizli” Paradoksu: Ağırbaş, 30 yılını geçirdiği Denizli ile kurduğu ilişkiyi “kader kurbanlığı” olarak mizahi bir dille anlatsa da, aslında bu sürecin sanatını besleyen ana damar olduğu görülüyor. İsmi “Denizli” olan ama denizi olmayan bir kentte, bir İzmitli (deniz çocuğu) olarak yaşamak; onu sürekli bir “mavi kaçış” arayışına itmiş. Resimlerindeki yoğun mavi kullanımı ve “Denizli Evleri”ni çizgilerle kayıt altına alması, aslında terk etmek istediği kente bıraktığı bir vefa borcu ve bir “yüzleşme” biçimi olarak okunabilir.

Ece Özbaş’ın İstanbul’u: Özbaş ise tam tersine, kentin kaosu içinde yazmayı öğrenmiş bir figür. Kalabalık kadın grupları arasında büyümüş olması, ona “gürültü içinde odaklanma” yetisi kazandırmış. Onun için aidiyet, fiziksel bir mekandan ziyade “kelimelerin dünyası”na sığınmak anlamına geliyor.

Söyleşide editörlük, sadece bir düzelti işlemi değil, bir sanat disiplini olarak ele alınıyor. Altın Makas Kavramı: Ece Özbaş, editörü “metin doktoru” olarak tanımlıyor. Yazarların kendi metinlerine karşı körleştiğini, editörün ise metni “havalandıran” ve ona ruhunu veren kişi olduğunu savunuyor.

Yaratıcı Çatışma: İkilinin ortak çalışmaları (çocuk kitapları ve romanlar), görsel sanatla metnin nasıl çarpıştığını gösteriyor. Atilla Ağırbaş’ın önce sahneyi çizip sonra Ece Özbaş’tan ona hikaye yazmasını istemesi, geleneksel “yazılan metnin resimlenmesi” yöntemini tersyüz eden, görselin metne öncülük ettiği modern bir kolektif çalışma örneği sunuyor.

Türkiye’de Büyülü Gerçekçilik (Magical Realism) tartışmasıdır.Toprağın Hafızası: Ece Özbaş, bu türün Türkiye’ye dışarıdan gelmediğini, Anadolu’nun kendi menkıbeleri, evliya hikayeleri ve batıl inançlarıyla zaten doğal bir “büyülü gerçekçilik” sahası olduğunu savunuyor.

Mitolojik Katmanlar: Özbaş’ın Sihrin Kovulmuş Melekleri ve Büyücü Ninma gibi eserlerinde Mezopotamya ve Mısır mitolojisine girmesi, edebiyatı sadece kurgu değil, bir antropolojik kazı alanı olarak gördüğünü kanıtlıyor. “Her yazar çağının tanığıdır” ilkesini, tarihi dipnotlarla birleştirerek savunuyor.

Ece Özbaş’ın Babamın Çirkin Kadınları eseri üzerinden yaptığı analiz, sınıfsal bir eleştiri içeriyor: Kültürel Yozlaşma Eleştirisi: Orta Anadolu’daki köklü Abdal geleneğinin, modern dünyada pavyon kültürüne evrilmesine duyduğu itirazı dile getiriyor. Yazarken “mağdurun sesini” mi yoksa “edebiyatın nefesini” mi öncelediği sorusuna, her ikisini harmanlayarak bir “itiraz kültürü” oluşturduğu yanıtını veriyor.

Atilla Ağırbaş’ın söyleşinin sonlarına doğru ifade ettiği “anlaşılmama yorgunluğu”, modern sanatçının ortak sancısını özetliyor.

Sanatçının kendini sürekli açıklama gereği hissetmesinin bir noktadan sonra bir “bıkkınlığa” dönüştüğünü, bu yüzden eserini (resmini veya kitabını) bir “sessiz çığlık” olarak ortaya bırakıp çekilmenin en sağlıklı yol olduğunu savunuyor.

Söyleşinin ilerleyen bölümünde Sürücü’nün yönelttiği “Sizce edebiyat gerçekten dönüştürür mü, yoksa yalnızca tanıklık mı eder?” sorusu, iki yazarın ortak düşüncesiyle karşılık buldu.
Her iki yazar da edebiyatın yalnızca tanıklıkla sınırlı kalmadığını; tanıklığın kendisinin bile okurda ve yazarda bir dönüşüm başlatabileceğini dile getirdi. Edebiyatın dünyayı doğrudan değiştirmese de, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi dönüştürme gücüne sahip olduğu vurgulandı.

Söyleşiye çok sayıda yazar ve edebiyatsever katıldı. Etkinlik, katılımcıların katkıları ve paylaşımlarıyla zenginleşti.

Sevginin, dostluğun ve barışın çoğaldığı bir dünya dileğiyle; iyi ki edebiyat, iyi ki sanat, iyi ki kitaplar diyoruz.

Bu vesileyle, rahatsızlığı nedeniyle etkinliğe katılamayan TYS Yönetim Kurulu üyesi Aydan Ay’a geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

Ayhan Aydın
7 Şubat 2026

 

Bağlantıyı kopyala