20 Haziran 2024
DuyurularYazar DuyurusuYazarlar

Hasan Seyfettin TEOMAN

Hasan Seyfettin Teoman’ın dilinden kendisi: 

Yaptığım işin, yaşadığım deneyimlerin dışında satırları kalabalıklaştıracak, geçmişimi şişirecek denli varsıl bir geçmişim yok! Dünya görüşüm, inandığım doğrular, katlanamadığım yaşam biçimleri ve okuma-öğrenme isteksizliği, karşı durmaya çabaladığım bir yığın insanlık dışı sistemler, davranışlar, alışkanlıklar, inançlar arasında, bu coğrafyada azınlıkta kalmış bir aydınım kendime göre. Tek başına aydınlatmaya gücü yetmeyen, yüzlerce yıldır karanlığı içselleştiren ve mutlu olduklarına inandırılan halkımıza mum tuttuğunu sanarak oyalanan sevgi dolu bir bireyim.

22 Kasım 1951 yılında İstanbul’da doğmuşum. Türkiye’nin ip üzerinde yürüdüğü yıllarda ilk soluğunu almışım. Ben daha yürüyemeden Demokrat Parti koşar olmuş! Türkiye çok partili demokrasiye geçmiş, Adnan Menderes Başbakan olmuş, DP iktidara oturmuş, Ulusal Şef İnönü muhalefette düşerek Menderes Ağa’ya koltuğunu bırakmış, kurtuluş savaşını kazanan devrimci ordumuz hiç gereği yokken Kore’ye savaşa gönderilmiş, iki yıl sonra Atatürk’ün özgür ülkesi, NATO’nun hizmetlisi yapılmış.

Demokrasi gelmişti ya… HALK öyle uygun görmüş!

Türkiye’nin raydan çıkarılışını kurgulayanlar demokrasi şarkıları ile eğlenirken ben süt içiyordum, ama vardım… Öğrencilik ve gençlik yıllarına kavuştuğumda tüm bu olup bitenin üzerimde yarattığı öfke, okumaktan başka yapacak başka bir şeyim olmadığını öğretti bana. Öğrencilik yıllarımın başı Bursa’nın kıyı ilçesi Mudanya’da geçti. Türkiye’nin kuruluş felsefesinin imzalandığı Mütareke anlaşmasının yapıldığı bu tarihsel yerleşim benim siyasal görüşlerimin şekillenmesine ev sahipliği yaptı. Sonra İstanbul’a dönüş… Kafama koyduğum işi yapacaktım; gazetecilik düşündüğüm tek işti.

1974 yılında İstanbul’da gazeteciliğe başladım. Milliyet gazetesinin efsane spor şefi Namık Sevik’in öğrencisi oldum. Yirmi yıla yakın “Milliyet” gazetesinde spor muhabirliği, sayfa editörlüğü yaptım. Amacım spor değildi ama bir yerden başlamak gerekiyordu. Daha sonra Türkiye’nin ilk spor gazetesi Fotospor’dan sorumlu müdürlük teklifi aldım, oraya transfer oldum. Daha sorunsuz yaşayabilmek ve çocuklarımı daha iyi okutabilmek için gazete değiştirmiştim. Uzun yıllar sonra verdiğim bu kararda ne denli yanıldığımı anladım. Gazetecilik tepetaklak yuvarlanıyordu Cağaloğlu yokuşundan… Liberalizm dediğimiz bu düzenin yıkımından ‘Büyük’ gazeteciler ve patronları yara almadan kurtuldular.

2000 yılında bu gazetenin batmasından, yani Asil Nadir’in Türkiye’den kaçışından sonra Günaydın gazetesinde çalışmaya başladım. O yıllarda çok iyi bir kadrosu vardı Günaydın’ın… Ancak hiç parası yoktu. Türk basını için yüz karası denilecek yılları o gazete içinde değerli arkadaşlarımla, yokluk içinde geçirdik. Açtığımız davalar sonuç vermedi ve Nadir’den beş kuruş para alamadan önümüze bakar olduk.

Günaydın gazetesinden emekli olarak serbest çalışmaya başladım. Türlü gazete ve dergilerde yöneticilik ve yazarlık yaptım. Magazin, spor, havacılık, siyaset, reklam sektöründe gazeteler ve dergiler yayınladım.

2019’da kendime döndüm. Edebiyata olan merakım depreşti. Öykü, araştırma, denemeler yazmaya başladım. Mübadil torunu olmam nedeniyle zorunlu göç kültürü ilgimi çekmişti. Lozan Mübadilleri Vakfı Mudanya Temsilciliğine üye oldum. Can dostu bir arkadaşımla sözlü belgesel çalışmalarına katkı sağladım. Ardı ardına iki öykü ve bir deneme kitabı yayınladım. İlk kitabım ZEYTİNLİK DEVRİMCİLERİ büyük ilgi gördü. Ardından BAŞI ACIK DÜŞÜNCELER adını verdiğim denemelerimi kitaplaştırdım. Mübadele Öykülerinden oluşan MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA SELAM SÖYLE kitabımla Türkiye’nin yakın tarihine öykülerle ışık tuttum.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Spor Yazarları derneği ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesiyim. Gazetecilik yıllarımda üyesi olduğum iki meslek kuruluşlarından başarı ödülleri aldım.

Amacım yazmak… İyiyi, doğruyu ve gerçekleri yazmak…

 

KİTAPLARIM

ZEYTİNLİK DEVRİMCİLERİ (ÖYKÜ-2018)

Bu kasabada zaman, ağır aksaktır. İnsanlar, bu hantal yürüyüşün izlerini sürerek yaşarken pek kalıcı olduk­larını sanırlar. Yaşarlar da! Ayırdına varamadıkları şey şudur: Döşeğinde köpüren deniz, fırtınadan dorukları toprağına eğilen zeytinlikler gibi şanslı olamamak! Hu­zur ve sakinlik, akan ağır zaman ile kol kola yürürmüş de, hırs ile insan bir türlü bağdaşamazmış! Kemal Ağa işte bu yüzden şaşkın! Ağır zamana yan bakarak hızlı yaşamak, zaman kendisinin gerisinde kaldığını gördü­ğünde alaycı bir isyana düşmek… Yapmak istediklerini, yaşamayı umduğu günlere sığdıramama korkusu, yaşlı mübadilin son yıllarında zamana karşı verdiği en büyük kavgaydı. O, bu kavgayı yaşlı bedeniyle düşe kalka sür­dürürken, çocukları da özgürlüklerinin dizginlerine sarı­lıp yöresinden hızla uzaklaşmışlardı. Dizginleri ellerine veren, atların böğürlerine vurmadan, kırbaç şaklatmadan koşmalarını dileyen kendisiydi; belki adam olurlardı, ne bilsin? Pişmanlık ve yalnızlık koca bir yaraydı bedenin­de şimdi… Çelimsiz, huysuz bu yaşlı adamın tek daya­nağı Hüseyin’in kolundaki güç, içindeki saflıktı artık… Onu dinler görünmek, biraz da karısının gözlerinden akan mavi yaşlardı…

Hüseyin’in dürüstlüğü, işe de zora da yarıyordu. Ha kapıdaki boz eşek, ha iri kıyım Hüseyin… Kemal Ağa sandalyesinden kalktı, merdiven başına geldi, mahzende debelenen oğluna seslendi:

“Bu sefer karıları da, erkekleri da ayrı yerde yatırmak yok Hüseyin! Yatsınlar aynı yerde, bir çarşaf sallandı­rırlar tavandan yere, yatsınlar yan yana… Onlarda na­mus boldur, dokunmazlar birbirlerine… Karıları pişirsin yemeklerini… Kurtulur anan da… Atarız bir iki çuval patates soğan, yağ zeytin önlerine, toplar giderler…”

Hüseyin’in gözlerine, emekçilerin fotoğrafı oturdu. Lastik pabuçlusu, kara çarşaflısı, yaşlısı, oğlanı kızı, babası, karısı… Yüzlerce tür, onlarca değişik yüzlü in­san! Bir görenin bir daha göremediği acınası yoksulluk. İlkokul bittiğinden bu yana bu insanların gelgitleri ara­sında geçti yaşamı. Onları hiç tanımadı. İçini dışını hiç bilemedi. Yüzleri birbirinin aynı, yürekleri bin bir renkte açan papatya tarlası gibiydi. Anlatmak istedikleri içle­rinde sel olup taşıyor; acıları, sevinçleri, yoksullukları hep kendi içlerinde akıyor, büyüyorlar ve de öylece ölü­yorlardı. Sorunları yabancı, yüzleri sert, gülüşleri titrek, elleri kara bir pençe gibi sertti. İyi davranıyordu kasa­balı genelde; seviyorlardı da… Sınıfsal kavgaları pek olmazdı. Aş olduğunda aş verirler, iş olduğunda ‘Hayır’ demezlerdi. Zeytinlik dönüşünden yatana dek kahvelerde, yerli halkla yan yana çay içip, halden hatırdan, işten konuşurlar; yorgunluk çöküp uykuları bastırdığında ışı­ğı, yağmuru, soğuğu yabancı bu kasabanın sokaklarına elveda çekip sessizce odalarına dönerlerdi. Tek zeytin toplarken huzura ererlerdi. Kendi dağları, köyleri, ağaç­ları gözlerine oturur, çokça hüzün, az sevinçle akşamı bulurlardı.

“Daldın be solucan iti… Araştırdın, gündelik kaç para?”

Çay koymuştu baba ocağa… Uyandı Hüseyin; “İki yüzmüş erkekler bu yıl, karılar elli!” dedi.

“Yesinler ıskata! Yüz, nelerine yetmez? Hem zeytin, hem de yağ… Çık kötü havaları… Altı bin kalır ceple­rine… Çoktur bile! Dağ başında, o para… Altı üstü zey­tin toplayacaklar… Eşek miyiz? Toplayabilsek ailecek, adam bile istemem mori… Ananın beli tutmaz… Ablan suya toprağa gelmez, eli ayağı sakat… Ağaların olacak itler, kimi bir nerde sürter?”

İşlerine geldi de geçti bile o insancıkların o yüzlükler, o ellilikler! Ahmetlerin, Fatmaların, Havvaların, Hüse­yinlerin, Şabanların, Enverlerin, Musluların, Gül Nazla­rın… Geldi de geçti bile! Hepsi bir ağız edip dediler ki: “Kalkacak elbet bu cenaze!”

Bağırdı içlerinden biri:

“Toplayacağız Kemal Ağa’nın zeytinini elbet! Ver­diği para tümden en iyisidir… Meraklanmayın; terimiz düşmeyecek toprağa boş yere, çünkü hava soğuktur…”

İklim dönmüş, üşütüyordu. Kasım ayının ortasıydı. Denizden esen güçlü poyraz, zeytinliklerin arasına girip uğulduyor, ağaçların yeşil saçlı başlarını birbirine tokuş­turuyordu. Hava daha sık bozar olmuştu. Dağ köylerin­den kasabaya inen küme öbek emekçiler, gösterilen yer­lere yerleştiler birer ikişer. Açıkta kalan pek olmadı… Her gündelikçi aile bir kapı arkası buldu iyi kötü… Sı­cağa bir dama, bir aşa kavuştu. Her kış böyleydi; gerekli sayıda emekçi çağırılırdı dağ köylerinden.

“Yalan söylediklerin… İnanasım gelmiyor… Kimin adamı oldun sen?” dedi, yumruğunu masaya vurup aya­ğa kalktı. Yüzü kırmızıya dönen köylü, korkusuzca ya­nıt verdi: “Düğünüm var ilkyazla… İki kocamış hastam da bakar boş avuçlarıma… Kendimin adamıyım ağam, emeğimin bekçisiyim… Essah olan budur!”

Gergin hava dolandı, kahvenin duvarlarını yaladı. Olup bitene tanık olan öteki köylüler, işçi olduklarını unutup sinmişlerdi. İçlerinden biri ayağa kalktı, tartışan iki kişiye yumruğu havada yürüdü:

“Direnelim o zaman! (Dolu masalara baktı…) Bun­dan kelli boşa kürek çekmek hiç yok arkadaş… Bu pa­raya çakıl taşı bilem toplanmaz denizin kıyısından, bile­mez misin?”

Fıskiyenin yanına dek geldi, kendini dinleyenleri süz­dü. Arka masalardan biri daha yükseltti sesini; kasketini masanın üzerine fırlattı, başı dikti: “Boşuna teptik bunca yolu desenize kardeşlikler…”

Pencere önünde bağrışmaları umursamaz bir pişkin­likle dinler görünen oğul Hüseyin, sandalyesinden bile kıpırdamadı; yılmıştı artık, bıkmıştı bu hak emek kavga­larından. Her yıl, her kış çekilmiyordu. Ani bastıran kör sessizlik, kahvenin havasını da emekçilerin yüreklerini de soğuttu. Gözler ve kulaklar adamın üzerine çevrildi. Bunca aykırı sözlerin ilmik düğüm dokuduğu bu kara kumaşından, nasıl bir giysi biçecekti acep sarı Hüseyin? Sövecek miydi, sevecek miydi? Avcısının son hamlesini çalı dibine sinerek bekleyen sığırcık gibi her kişi başını avuçları arasına almış bekleşiyordu. Hüseyin, son hük­münü bekleyen kahvedeki emekçilerin üzerinde ağırlı­ğını, gücünü ve sabrını hissettirecek bakışlarla gezindi. Kararının demine ahenk, tonuna ağalık kattı; sözcükle­rini komutan edasıyla kaplayarak oturduğu yerden esti gürledi:

“Kemal Ağamız ne derse o olur, ne verirse o alınır… Belli ki ederi budur bu işlerin bu kış… Zeytin ağaçta mı kalsın arkadaşlar? Kalamaz elbet… Sizler bir yana, top­layacak adam bulunur… Kemal Ağa’nın gücü bunun da üstesinden gelir… Toplarsınız, paranızı alıp dönersiniz köyünüze… Varın ötesini siz bilin!”

Avuç içiyle kavradığı çay bardağından bir yudum daha çekti, dakikalar önce zıp zıp celallenen işçilere baktı. Kimsecikler ağzını açamıyordu. Kahvede şimdi, sessizliği bozan iki şey vardı: Bulaşıkları yıkayan kah­veci Celal ile fıskiyeden mermer havuza akan su… Ce­lal, böyle sessizliğin yüz yılda bir geldiğine hükmetti. Ellerini kirli beze kurulayıp masalardan yana baktı. San­ki o saat boşalmıştı kahve… Her bir kişi kendi masası dibinde buza kesip çökmüştü. Havanın soğuğu buraya dek nasıl girmişti? Kahveci de şaştı kaldı! Ter, ayak ve sarımsaklı soluk kokan kahvedeki havasızlık Hüseyin’i boğdu; sandalyesinden doğruldu, ayaküstü oturanların üzerine doğru konuştu:

“Kesin başkaldırmayı! Böylesi konuşmalar, hiç mi hiç iyiye gitmez. Burası küçük bir kasaba, neniz var da, ne almayı beklersiniz? İnsaflar olsun! Ağanız duymasın sakın…”

Kapıyı vurup çıktı.

“Sindirmeli bunları ki başka kapıya kaçmasınlar, başıbozuklara yol olmasınlar…” Diyerek de alacağı önlemlerin rengini düşündü hızla. Yakalarını kaldırdı, soğuk ve yağmur Hüseyin’i ayıltmıştı. Ama emekçiden yana işkillenmişti, ürkmüştü!

“Daha çok yevmiye veren olur muydu?”

Karşıya yana geçip fırının sıcağına girdi, bir ekmek aldı.

“Kar düşmeden, ne olursa olsun kalkmalı zeytin!”

Kesin hükmünü babasından önce verdi. Evine doğru hızlı adımlarla yürüdü.

Emekçiler, “Kovuldunuz ulan! Hangi enayi çok ve­rirse gidin ona çalışın…” diyerek yüz sürecek umdular Hüseyin’i. Gözlerini kırpmadılar. Birbirlerine suç atar gibi baktılar. Dudak oynatmadılar. Biri kasketini çı­karıp, yağlı başını kaşıdı. Biri tavanda asılı uzun soba borularına, duvardaki Atatürk’ün kalpağına astı gözle­rini. Çay ocağını süsleyen örtüler, yanan ocağın alevi, çaycının bol pantolonu, mavi yün beresi, tek tek dolaştı masa aralarında. Yoldan konuşarak geçen kalabalık, sır­tında küfelerin ağırlığı ile zorlanarak ilerleyen eşeğin anırması, yüklü at arabalarının parke taşlarında yaptığı sarsıntı bile kahveye sızamıyordu. Bu sessizlik, aslında köylünün gücündeki sağırlıktı. O kahveyi yüklenip, kızıl bir çölün orta yerine koymuştu birileri, ama kimlerdi? Nereye gelmişlerdi? Birlikteliklerindeki gizli gücü, bile­medikleri bir güç ayrıştırmış, darmaduman etmişti. Ba­zıları ayırdındaydı güçlerinin gücüne, ama kimileri de, güçlülerin ardına sessizce saklamış, boş gönülle yaşamı karşılamaya hazır görünüyorlardı. Oysa ne mümkündü öylesine yaşamak, sinsice?

Ekmeyi kimler kapacaktı?

Kim kimi ezip, üste basacaktı?

 

XXX

BAŞI AÇIK DÜŞÜNCELER (DEMEME-2020)

Aşklar ülkesi Fransa iki aydın düşünürün birlikteliği ile gurur duyar hep…

Dillere destan sıra dışı aşklarının yanı sıra bir o denli gelgitli ilişkileri vardı.

Varoluşçuluk (egzistansiyalizm) düşüncesinin babası Sartre ile feminist hareketin önemli savunucusu düşünür Simone de Beauvoir dünya gençliğini allak bullak eden bir aşkın sahipleriydiler… Aşk ve ölesiye dostluk kavramı, onlara ulaşana dek pek gerçek değilmiş gibi bir hava estirdiler Fransa’dan dünyaya… Sevgi üzerine ve aşkın varoluşçu mikroskoptan nasıl göründüğü varsayımına dayalı alışılmamış tanımlar yapıldı. Yaşadıkları olağanüstü ilişki, dünya aydınları arasında çatlaklar yaratırken o çağın dünya gençleri sanki birer Sartre ve Simone olmuşlardı.

İkinci dünya savaşının verdiği içe dönüklük ve hiçlik duygusu, varoluşçu felsefenin taban bulduğu ortamı çoktan yaratmıştı. Bu iklimin soğuk havasında doğan bu aşk emeği, beklemeyi, birine karşı duyulan gereksinimi, birbirine sahip olma duygusunu şaşılacak derecede yadsıyordu…

Simone soruyordu:

“Aşktan ne bekliyoruz?”

“Bu beklentinin karşılığında ne elde edebiliriz; seks mi, sahiplik mi, yalnızlıktan kurtulmak mı?”

Bir de aşkın üzerindeki emeğe takmıştı Fransız düşünür:

“Karşı cinsi elde etmede gösterdiğin emeğin karşılığı ne olmalı?”

Simone ve Sartre için sevgi emek falan değildi. Emek başka bir şeydi, sevgi başka… Durup dururken aşkın adı neden sevgi olmuştu da sonra bir de emek eklenmişti?

Simone Beauvoir, Sarte ile aşkın tanımını da değiştirdi.

Özgürlüğü sevginin içinde odaklaştırdı. Şöyle tanımladı örneğin:

“…en azından mutluluk benim açımdan dünyayı kavrayabilmek için ayrıcalıklı bir durum; tıpkı çok iyi bir orkestra tarafından çalınan bir senfoni gibi…”

Ayrı kaldıkları günler ve aylar boyunca salt mektuplaştılar.

Birbirlerine gösterdikleri değeri ve özeni satırlarda süslediler. Bu mektuplar sonraları ilgi ve hayranlık uyandıran sevgi tezleri gibi incelendi ve yorumlandı…

Delicesine sevdiği Jean-Paul Sartre söyle sesleniyordu mektuplarında sevgilisine:

“Siz en kötü üzüntüleri bile köpük gibi dağıtan ve neşeyi kolaylıkla olası kılan zeminsiniz ve bütün iyiliklerin kaynağısınız. Ve sizi paha biçilmez değerlerinize göre seviyorum”

“Burada bizim değer yargılarımızın ve yaşam biçimimizin zaferini görüyorum. Sizi başarıya ulaştıran yalnızca ilişkimiz değildi…”

Sürdürüyordu, ünlü mektuplarında…

“… Yüzde yüz yaşam tarzınız, ahlak anlayışınız ve benim de kendime ait bir yaşamımın olması sonucuydu…”

“Birine güvenerek onu sevdiğiniz zaman, benim sizi sevdiğim gibi, o zaman karşınızdakinin her davranışını yumuşak, her sözcüğünü aşağı yukarı doğru ve belirleyici bir unsur gibi alıyorsunuz…”

“… Oysa karşısındakine tam olarak güvenmeden, onu yarım yamalak bir sevgi ve yapay tatlı sözler ve davranışlarla seven kişiler ancak belirlenmiş nesneler olabilirler.

Yani onlar bir parantezin içindedir. Ve tek olamamak kendini parantezin içine koymak demek… Ben de bazen parantezlerin arasına giriyorum. Ve işte o zaman bende tuzağa düşmüş oluyorum. Hayatınızda bir şey oluyorum.

Şüphesiz her zaman beni gerçekten sevdiğinizi düşündüm.

Oysa şimdi biz tek kişiyiz diyorum ki, bu da az önce söylediğimin tam zıddı.”

“Sizi göremedikten sonra yalnız olmayı tercih ederim. Kendimi bana hiçbir şey kazandırmayan insanlar için harcamaktan tiksiniyorum…”

“Beni merak etmeyin sevgilim, yalnızca görünürde neşesizim. Sonuç olarak hep yaşadığımızdan fazlasını yazıyoruz…”

Ama kıskançlığı dayanılmaz yaşıyor…

“… Çünkü yazdığımız anda çevremizde gördüklerimizi betimliyoruz. Dünyanın berbatlığı veya yaşamın tatsızlığı… Başkalarına olan duygularınızı kıskanmıyorum.

Başkalarının size karşı olan duygularını kıskanıyorum…”

“Kendimi o kadar özgür hissediyorum ki, bu neredeyse beni mutluluktan ağlatacak…”

Jean-Paul Sartre’ın mektubundaki mutluluk tanımı bambaşkadır:

“Mutluysam bu sizin sayenizde… Benim mutluluğum da sizi mutlu ediyorsa, bu çok adil bir çark olacak…”

İki önemli kuramcının yaşam arkadaşlığı aslında Fransa’da olduğu gibi dünyadaki tutucu aydınların tepkisini aldı; evlenmeden birlikteydiler… Dünyanın en çok ilgi çeken ve tartışılan birlikteliği yaşıyorlardı… Düşünceleriyle beslenen iki düşünür, geride yüzyıla imza atan yapıtlar bıraktılar.

Aşka her dokunuşumda bu iki düşünür düşer ağıma…

Nasıl yaşadıkları, fırtınalı bir çağı nasıl sevgiye dönüştürdüklerini bilemem, ama aşkı demleyerek ve usul usul içerek yaşadıkları kesin…

Demek emek yokmuş!

Ben onlar gibi aşkın felsefesinden pek anlamam, daha doğrusu aşkı felsefelendiremem. Aşkın bedeninden sonsuzluğa yol açamam. İki insanın tinsel birliğinden ilahi sonuçlar ve çıkarlar sentezleyemem.

Alışmışız emeğin artı değerini sömürmeye; en özgür, en çıplak duygu aşktan nemalanmayı nasıl göze alabiliriz?

Yuhalar olsun bize bunu öğreten yaşam tarzımıza…

Aşkımıza emek katıp suyu bulandırana… Fransa’ya aşkları ve sanatı yakıştıranlar, bu değerleri Paris’in göbeğine dikenler haklı da olsa alınmasın; benim İstanbul’um da yüzyılların aşklarına fon olmuştur…

Theodora-Justinian aşkı

Bizans İmparatoru Justinian, eşi güzel Theodore için Ayasofya mabedini yapmıştı. Parası büyük olanın sevdiğine armağanı da görkemli oluyor… Samanlık seyran olur tümden avuntuymuş!

Yahya Kemal ve Celile Hikmet

İstanbul güzelliğinin son aruz ozanı Yahya Kemal Bayatlı’nın tutkusu, cumhuriyetin ilk yıllarına damgasını vuran İstanbul aşklarının başında gelir. Nazım Hikmet’in ters baktığı bu anne-hoca iliklisi, yanıtını şu sözlerle alacaktır:

“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz!”

İki önemli erdemli aydının temiz ve sıra dışı aşkından bilinse de bir iki söz etmekte yarar var… Bazı aşkların emek istediğini ve bu emeğin toplumsal kısıtlamalar sonucu gerektiğini vurgulama açısından önemlidir.

İkisi de ünlüdür. Rastlantı sonucu karşılaşırlar. Yahya Kemal ile Nazım Hikmet’in annesi ressam Celile Hikmet o sıra eşinden ayrılmanın eşiğindedir. Aşırı kıskanç olan Yahya Kemal, sırılsıklam sevdiği Celile Hanım’ın Nişantaşı’ndaki evinde Nazım Hikmet’e ders vermeye başlar… Ancak Yahya Kemal, bir ders sonrası evine döneceği sırada paltosunun cebinde bir not bulur:

“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz!”

Yahya Kemal vefat ettiğinde evraklarının arasında kurumuş bir çiçek bulurlar. Yanındaki notta şöyle yazar: “Aşkından vazgeçemediğim kadının, o veda gecesi, nadide göğsünden aldığım çiçektir.”(1919)

Sanatsal, temiz, şiir güzelliğinde bir sevda imiş…

Nazım Hikmet ile Piraye Hanım

Biriktirdiği aşklarıyla da ünlü Nazım Hikmet, Piraye Hanım’la tanıştığında (1930), kocasından ayrı yaşayan, iki çocuk sahibi bir kadındır. Nazım Hikmet’in kadınlarla ciddi ilişkiler içine girmeme yönündeki kararı, “Alev Saçlı ve Akıllı” Piraye Hanım’ı tanıyınca bozulur. Yargılamalar ve tutukluluklar nedeniyle 1935 yılında evlenebilirler. Nazım Hikmet ile Piraye, on altı yıl süren birlikteliklerinin ancak üç yılında bir arada yaşayabildiler. Piraye, 1933’ten 1950 yılına dek kocasından aldığı mektupları bir tahta bavulda saklayacaktır; bu mektupları okuyarak on bir yıl sabırla, aşk acısını çekerek Nazım’ın yolunu bekleyecektir. Nazım, Piraye’sine “Canımın canı; sevgilim; biriciğim; karıcığım; güzelim; iki gözüm; bir tanem; ışığım, ekmeğim ve toprağım” derken ozanlığının en güzel dokunuşlarını mektuplarına döker.

Devrim ve aşk!

Felsefenin fantastik tünellerinden çıkıp basit, pratik aşkların yaşamsal etkenlerine bakalım biraz da…

Emek ile aşk ilintisine ‘karmaşık’ diyenler vardır; ikisini, sevginin süzgecinden geçmeyecek denli kaba bulanlar da…

Aşkın emek vererek ayakta kalamayacağını, o çağların çoktan geride kaldığını ileri sürenler, bilişim çağının hızını gerekçe göstererek kendilerini savunmaktalar… Az zamanda çok yol alarak aşka uzandıklarını, böylelikle ayrılmaların da olabildiğince kısa zaman dilimi içinde, salya sümük ağlamadan iş ortaklığı kıvamında bittiğini söylerler… XYZ adını verdiğimiz ‘uzay zekâlı heyecanlı kuşak’ uzun uzadıya süren ikili ilişkilerin düğümünü bir an önce çözmenin her iki cins için de ‘hayırlara vesile olacağını’ bilmekteler…

Emek, bu gibisi aşk ilişkilerinin neresinde gerekli? Sorabilirsiniz…

Aşkın ağdalaşan hamurunda emek, tuz biber mi?

İlginizi bile çekmeyebilir!

Emek, aşkın sağlamlığını pekiştiren gerçekten bir harç mı?

Sizlere gerekmeyebilir!

Emek ile aşkın birlikteliği, o ilişkiye harcanan zamanın, fırsatların, kabaran bütçenin, elde edilen kazanımların ya da yitirilen kişiliklerin yanı sıra, küçük mutlulukları bile alkışlatan güzelliklerin yanı başına bırakılan bir fatura olmasın?

Bu işi politikadan ayrı tutmak olanaksız aslında; bir de o pencereden uzatalım başımızı… Kadını ve emeği birlikte kullanan, gerektiğinde sistemine dayanak yapan, gerek duyduğunda dibine dek sömüren siyaset değil midir?

Varsılla yoksulun taban tabana duran aşk ve kadın anlayışı, ekonomik tablonun renginden almıyor mu ışığını? Yoksul kadın, varsıl erkek aşklarının cazip büyüsü perdeye yansıdığında, izleyici en çok kime kızıyor? Ev temizliğine gelen kızın gözyaşları, aşkı yolda bile görmemiş, evde kalmış hatunları ağlatan birer drama değil midir?

Baba parasını aşk kumbarasında biriktiren plaza delikanlıları her zaman karşılarında babacan tavırlı Hulusi Kentmen’i bulmuyorlar günümüzde… Parasına ve kazanımlarına sahip çıkan bir kalantor baba aşka yatırdığı her kuruşun hesabını oğlundan sorabiliyor…

Aşk için parada kıt duyguda varsıl, emeksiz lop yumurta gibi birliktelikler günümüzde yok…

Yıka elini gir, sil elini çık!

Emek, aşk ve politika üçgeni, kapitalist sistemde anlatılan biçimiyle yolunu ve duygusallığını yitiredursun, toplumsal tüketim sömürüsünün göz alıcı odağını olmayı sürdürüyor. Sosyalizmin özentiyi yıkan düzleminde aşk özgürleşir, evrensel boyutuna ulaşır. Sermaye aşkı kandıracağına, aşk parayı düşürür tuzağa… Kişi, sevgisinden yola çıkarak toplumsal değerlerin yüreğine varan bir yolculuğa başlar.

Ancak, şu ikilem devrimcinin menzilini şaşırtabilir:

Dava aşkı mı, sevgili aşkı mı?

‘Devrimci, aşkı tek yaşayamaz…’ denir.

‘Kadın davayı bozar’ denir…

İşin içine yine sistemler, politikalar, davalar, çıkarlar girdi.

Aşk ve kadın yine tek kaldı!

Çağların devrimcisi Che, devrimci aşkının tanımını şöyle yapmıştı bir zamanlar:

“İnsanlık aşkı, doğruluk ve adalet aşkı… Bunları taşımıyorsa benliğinde, o gerçek bir devrimci değildir.”

Sürdürmüştü:

“Gerçek devrimciyi yöneten büyük aşk duygularıdır. Sevgili dediğin güzelliğiyle seni kendine âşık eden değil, sana kendin olabilme şansını verendir. Bir şeyi yapmak için onu çok sevmelisiniz. Bir şeyi sevmek için ona delice inanmalısınız”

Bir ülkede devrim için savaşımın devrimciye nasıl bir özveri yüklediğini gözünüzün önüne getirin. Bu aynı zamanda, bireyden topluma uzanan ve genişleyerek dalga dalga büyüyen gerçek aşkın diyalektiğidir.

Ne oldu şimdi? Politika bilinen, yaşanması için emek gerektiren aşkın sonunu mu getirmiş oldu?

Büyülü duyguların coşkusu, sorumluluğu, pembe bulutlar üzerindeki sorumsuzca yapılan geziler liseli âşıklara mı terk edildi?

Evet, günümüz insanı sevgiyi ve kadını açığa çıkartmayan dar yapısıyla düzenin rengine uygun yaşıyor. Sevgisini içinde biriktirip dağıtmasını bilmeyen, paylaşımda eli kıt bir toplum yapısıyla gelişeceğini sanıyor. Kendini düşünen hatta kendisini bile sevmekten utanan bir kuşak büyüyor bugün.

Düzen böyle istiyor!

Bir yalın insanın, bir başkasına karşı en basitinden bir sevgi geliştirmesi ve her ne olursa olsun gerçek, temiz ve çıkarsız bir aşkla bağlanması bu sistem içinde olanaksız… Kapitalizmin sömürdüğü, yerle bir ettiği sınıflı toplumlarda insanların birbirlerini sevme ivmesi sürekli azalıyor. Ülkeyi ve insanın kolunda beyninde biriken emeği sömürmenin ve o getiriyi her değerin üzerinde tutmanın egemen olduğu şu düzende, insanlığı gerçek mutluluğa götürecek aşkın, ancak eski zaman sadeliği ile ete kemiğe bürünebileceği varsayılabilir… Bu gerçek olabilir mi? Tarih geriye akmadığına göre balkondan balkona, bir kır gezisinde mendil düşürmeyle düğmesine basılan sıkıştırılmış duygulara ulaşmak düşlerde kaldı. Emek, bir düzenin değişimini hızlandıracak devrimsel bir atılım ise, bu diyalektiği geciktirecek kapitalist önlemler aşkı da içine tutsak etti. Bu yolla, yani politik gelgitlerle bu önlenemez kalkışmanın seyrini geciktirmek istemekte… Temelde her tür yaşam kalitesi, insan ilişkileri, duygu alışverişleri, sevgilerin ve kadının toplum içinde trafiği ve yeri kapitalizmin elverdiği ölçüler içinde yaşanıyor ve belirleniyor. Yemek içmeden barınmaya, tüketimden eğlenceye, aşktan kadın erkek ilişkilerine dek, o üstün deneyimli göz kamaştırıcı düzenin ipleriyle hareket ediyoruz. Politika yolumuzu, emek düşüncelerimizi, aşk da amaçlarımızı yönlendiriyor.

Ama şunun hükmünü peşin peşin verip gönlümüzü serinletebiliniz:

Kapitalizm kendi içinde bir devrimi barındırır; o da kadın ve aştır!

Sonuna yaklaşıldığını umutla algıladığımız neoliberal kapitalizmi tamınlarken, insanları birbirine kırdıran, tüketimi, rekabeti, savaşı, yıkımları, bencilliği insan ilişkilerinin göbeğine oturtan ve doğal duyguların gerekliliğinden ve sevgilerden beslenerek soyumuzun sonunu hazırlayan bir öldürücü sistem diyebiliyoruz artık… Çünkü yaşadıkça görüyoruz, gördükçe bileniyoruz. Toplumsal ilişkilerde iki cinsin en can alıcı yanları üzerine kurulmuş, insana dünya üzeri mutluluk sunan aşk bu nedenle kapitalizmle bağdaşamaz. Bu anlamsız yaşam kavgasına tutulmuş gençlerin ne sevmeye, ne nazlanmaya, ne birbirine ılık duygularla kur yapmaya zamanları var; duygusal özgürlükler ellerinden alınıyor. Politik kargaşa içinde zoru başararak yeşeren aşklar elbet vardır; bunlar, kapitalist düzene kafa tutarak baş veren devrimci hamlelerdir. Kadın güzelliğin ve devrimciliğin geleceğini gösteren kapı delikleridir.

Gerçek demokrasi, halk sosyalizmi ile tahtına ulaşılabileceği gibi, aşkın da sınırlarını bu sistemle genişleteceğini düşünebiliriz. Yaşam olanaklarının tümüyle paylaşıldığı; sevginin, dostluğun, bu genişlik içinde yaygınlaşacağı, sevgiler arasındaki bağların toplumlaşacağı ve güçleneceği beklenen bir sonuç olacaktır. Bireysel sevgiden topluma, toplumdan genele çoğalacak olan gerçek aşk, bir evlik sıcaklığın içinden bir dünya büyüklüğüne ulaşacaktır. Beklentimiz bu…

Gönüllerimiz Fransız gecelerinde yaşanan imrenesi burjuva aşklarına takılmadan, felsefe yapmadan, kıvırmadan, saygı ile karışık sahiplenerek sevmenin hazına varabiliriz.

Ölesiye sevebiliriz; yeter ki içinde emek ve çıkar olmasın…

Bir güllük yoksullukla taçlandırabiliriz; yeter ki içinde yalan olmasın…

Emeğin kuramcısı Karl Marx aşkı, emekçinin en kutsal duygusu olarak algılamış ve toplumsal materyalizmi kuramlaştırırken bu kadim duyguyu emeğin ve terin yanı başına koymuş… “Aşk insanı yeniden insan yapıyor” demiş.

İnsanlaşma ve doğallaşma yolundaki bu tarihsel yolculuğu aydınlanmanın büyük ustası Michelangelo, “Mermere sıkışmış bir melek gördüm. Ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya dek mermeri oydum” sözleriyle örnekliyor.

Sevginin toplumsallaşması ve halklarca paylaşılması, üretilmesi ve kapitalizmden yalıtılması için verilen yüzlerce yıllık savaşımdan bir sonuç alındı mı derseniz, ‘yok’ derim.

İnsanlık tarihi sevgilerin değil benliklerin, yağmaların, güçlülerin, egemenlerin, paranın savaşını yazdı. Halkların birbirlerini sevmelerini beklemek, bu sevgiden doğacak güzelliklere ve barışa umut bağlamak bu dünya düzeniyle olası değil… Düzenler zıtlıkların ve düşmanlıkların üzerine bina edildiği için sevgiler cüceleşerek cin şişesinde tıkılmış birer dev gibi beklemekte…

O devin tıpasını açacak halkçı bir düzenin gününü bekleye duralım…

Emeği, kadını, aşkı ve politikayı birbirine sömürtmeyecek zamanların yakınlığına güvenelim.

Satre ile Simone’nin aşklarına özenilmeyen birliktelikler düşleyelim.

Kadına kendimizi, duygularımızı, çocuklarımızı, sevgimizi, bedenimizi, ülkemizi emanet edelim; göreceğiz beceriksizliğimizin geniş verimsiz ovalarını, erkek olarak utanacağız.

Kadına yüklediğimiz her sorumluluk sevgi gibi, aşk gibi, kucağındaki çocuğu gibi onun kişiliğini tamamlayacak, gönül güzelliğine yakışacaktır…

 

XXX

 

Mustafa Kemal Paşa’ya Selam Söyle (Öykü-2022) 

Hiç kuşku yok ki, mübadele, dünyada eşi görülmemiş bir uygulamadır. Türk Bağımsızlık Savaşı’nın sonunda, iki milyona yakın insan, zorunlu olarak bulundukları topraklardan koparılmış ve doğup büyüdükleri yerlerden binlerce kilometre uzaklıktaki yeni topraklara zorunlu olarak yerleştirilmişlerdir. Bu olgu, elbette değişik yönleriyle irdelenmelidir. Hele Türkiye açısından, yaşamsal bir önemi olduğu bile söylenebilir. Türkiye’nin, böylesine bir göçten örnekten alınacak elbette büyük dersler vardır.

Mübadele araştırmalarının Türkiye’de başlaması 3. kuşak mübadillerin köklerini arama çalışmalarıyla tarihlendirilebilir. Türkiye’de I. kuşak göçmenler tarafından yazılmış göç öyküleri ve destansı anlatımlar yoktur. Göçmenlerin bu süreç içinde yaşamış olduklarını yazmamış ya da yazdırmamış olması Türkiye için kayıptır. İşte bizler bu açığı kapatmak için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Özellikle göç alan bölgelerdeki mübadil torunları anılarını ve geçmişten edindikleri aktarımları kitaplaştırarak Mübadeleye katkı sunmaktadırlar.

“Mustafa Kemal Paşa’ya Selam Söyle” kitabım da gazeteciliğimin ve yazarlığımın süzgecinden geçerek sizlere ulaşan bir öyküler bütünüdür. Yazacak çok şeyin olmasının yanı sıra salt bununla yetineceğim düşünülemez. Mübadil torunu olmamız daha çok yazacak şeyimiz olduğunu gösteriyor.

“Mustafa Kemal Paşa’ya Selam Söyle” kitabım, çarpıcı betimlemeleriyle yüz yıl öncesinin yaşanmışlıklarını anlatıyor. Müslüman Türklere yapılan baskılar artmış, halk sokağa çıkamaz olmuştu. Göçün yaklaştığı günlerde Girit sokaklarındaki manzarası şuydu:

“Akdeniz’in kıyısındaki kasabanın dar sokaklarında gümbürtü, ellerinde gazeteler… Her kahvenin bedeni kazana dönmüş, içindekilerle birlikte kaynıyor. Halk durduğu yerde su gibi yerinde fokurduyor. Evlerde aş, yüreklerde dert pişiyor.  Rumlar bağırıyor, gazeteler yazıyor:

 ‘Müslümanların suyu ısındı!’

‘Girit Müslümanlardan temizleniyor!’

‘Zeus’un torunu Venizelos sen çok yaşa!’

‘Lozan’da imzalar atıldı…’ 

‘Türkler gidiyor!’

‘Defolun Ada’dan!’

 “Bin yaşındaki kadın, evinin dar penceresinden tüm olanları, sevinip gülenleri, ağlayıp şükredenleri, evden yükselen alevleri, savrulan külleri ve de sonra yatışıp sabaha karışan kıyımın sessizliğini, çökmüş yanaklarına süzülen yaşları silerek izledi. Elinde tuttuğu kahverengi küçük kutuyu öpüp, odasının en kuytu bölmesine sakladı. Kızı gibi sevdiği Fate kadını düşündü. Güzel Elenor’a baktı; dizine yatmış ağlıyor, annesinden, çok uzaklardan gelmesini umduğu ‘Kurtuldum’ sesini bekler gibi oluyordu. Sarı saçlı güzel kız, bu köyde bin yaşındaki bu kadına kutsal bir emanetti bundan böyle!”

 “İki ucundan çekiştirilen bu insanların bedenleri ortadan ikiye bölünmenin demine varmıştı. Anadolu toprağı saçlarından, Girit ayaklarından asılmış çektikçe çekiyordu; bedenlerin bin bir yakasından kan damlıyordu. Gözler, sonsuz mavilikten yükselecek gemi bacalarını bekler olmuştu. Ada’nın Müslüman köyleri nice Haydaraki’lerin etek dibine çömelmiş, yazgılarını değiştirecek mucize yükselişleri bekliyorlardı.”

“Mustafa Kemal Paşa’ya Selam Söyle” İmparatorluğun ardından doğdukları topraklara yabancı olanların öyküsüdür. Tarih hata yapanları asla bağışlamıyor; acıları çeken hep zavallı halklar oluyor…

  1. KEMAL PAŞA’YA SELAM SÖYLE (Mübadele Öyküleri) KİTABIMI ALMAK İSTEYENLER…

Mustafa Kemal Paşa’ya Selam Söyle” kitabımı almak isteyenler, Doğu Kitapevinden ve internetteki kitap satış noktalarından satın alabilirler. Ayrıca, WhatsApp üzerinden, mailimden bana ulaşarak ödemeli olarak adreslerine gönderebilirim.

Mail adresim: [email protected] / [email protected]

 

Bağlantıyı kopyala